Neden 'Babadili'? Sonradan Öğrenilen En Zor Lisan
Neden “babadili”? Sonradan Öğrenilen Zor Lisan ve Bir İtiraf Blog sayfamın ismini ilk duyanlar genelde hafifçe, belki biraz da müstehzi gülümsüyor. Akıllarına hemen o tartışılmaz, kutsal ve doğuştan gelen o kavram geliyor: Ana Dili.

Neden “babadili”? Sonradan Öğrenilen Zor Lisan ve Bir İtiraf
Blog sayfamın ismini ilk duyanlar genelde hafifçe, belki biraz da müstehzi gülümsüyor. Akıllarına hemen o tartışılmaz, kutsal ve doğuştan gelen o kavram geliyor: Ana Dili.
Haksız da sayılmazlar. Dil, ilk başta anneden öğrenilir. Duygular, korkular, sevgiler hep “ana sütü” gibi doğal bir akışla, kendiliğinden geçiyor. Peki ya babalar? Babanın bir dili yok mudur?
Bu blog ismini koymadan önce de araştırmalar yapmıştım. Bazı psikanalistlere bakarsanız, babanın dili değil, “Babanın Yasası” vardır. Otoritedir, kuraldır, o sert dünyadır. Ama ben bu yola çıkarken, o yasaların soğuk duvarları arasına sıkışmak istemedim. Ben, babalığın da tıpkı bir yabancı dil gibi sonradan, emekle, heceleyerek, bazen yanlış telaffuz ederek öğrenilen bir “lisan” olduğunu gördüm.
İşte Babadili, bu blog yazısı bu öğrenme yolculuğunun, o “en güzel yabancı dili” sökme çabasının samimi bir itirafıdır.
Marcus Aurelius Yanılıyor Olabilir mi?
Bu “dil” arayışımın ne kadar hayati olduğunu, geçenlerde 20 yıl sonra yeniden izlediğim Gladyatör filmindeki o sahnede yeniden donup kaldığımda fark ettim. Büyük Stoacı İmparator Marcus Aurelius, oğluna bakıyor ve şu ağır cümleyi kuruyordu:
“Evlat olarak senin bütün hataların, benim başarısızlığımdır.”
Eskiden olsa, “Vay be, ne babalık! Ne sorumluluk!” derdim. Ama şimdi? Şimdi bu cümleyi tehlikeli ve ezici buluyorum.
Neden mi? Çünkü çocuğun her hatasını kendi “başarısızlığım” olarak görmek, aslında çocuğu yok saymaktır. “Sen bir birey değilsin, sen benim bir uzantımsın, benim projemsin” demektir bu. Eğer onun hatası benim suçumsa, o zaman başarısı da sadece benim zaferim olur. Bu, çocuğun omuzlarına taşınamayacak kadar ağır bir yük, ruhuna vurulmuş bir prangadır.
İnşa etmeye çalıştığım **“Babadili”**nde bu yok. Daha önce yazdığım Stanford Üniversitesi’nden Carol Dweck’in o muazzam “Gelişim Zihniyeti” (Growth Mindset) teorisinde belirttiği yazımdaki gibi; hataları bir “karne notu” değil, bir öğrenme fırsatı görmek.
Çocuk bu hata yapacak, düşecek, yanılacak… Ve bunlar benim başarısızlığım değil, onun büyüme sancıları olacak. Benim görevim o hatayı üstlenip kahramanlık taslamak değil; o düştüğünde yanında durup, “Hadi, buradan ne öğrendik?” diyebilmektir.
“Babadili"nin ilk kelimelerini nasıl söktüğümü anlatayım.
İlk Ders: “Ben Neden Gelmiyorum?”
Ali Rüzgar’ın doğduğu hastanedeyiz. İkinci gün. O telaşlı ama tatlı yorgunluk üzerimizde. Taburcu işlemleri yapılacak, eve dönüş heyecanı başlamış. O sırada odaya bir hemşire girdi. Rutin bir prosedür gibi, gayet doğal bir tavırla; “Anneyi bebeği ile bakım eğitimine alıyoruz” dedi.
Annesi ayaklandı, Ali tekerlekli yeni doğan bebek yatağında. Kapıya yöneldiler. O an, içimde bir yerlerde bir isyan yankılandı. Bir anda dökülüverdi dudaklarımdan:
“Ben neden gelmiyorum acaba?”
Oda bir anlığına sessizlik içinde kaldı. 1-2 saniye.. çok değil. Hemşire durdu, başını çevirdi. Yüzünde, alışık olmadığı bir durumla karşılaşmanın şaşkınlığı vardı. Belki de o güne kadar babalar hep kapının önünde volta atan, “dışarıda” bekleyenlerdi. Ama sonra toparladı, gülümsedi: “Tabii, gelmek isterseniz buyurun” dedi.
O an, bir eşikti. Kameramı aldım elime. Ali’nin evde bakım eğitimini, o minicik bedenin nasıl tutulacağını, altının nasıl temizleneceğini saniye saniye kaydettim. Sadece izleyici değildim, öğrenciydim.
Eve geldiğimizde o “dersin” ilk sınavını verdim. Ali’nin ilk altını ben değiştirdim. Göbek bağı düştükten sonra o ilk banyosunu, ellerim titreyerek ama büyük bir gururla ben yaptırdım. İşte o gün anladım ki; babalık biyolojik bir imza değil, pratik yaptıkça gelişen bir dildi.
Erkek Muhabbetinin Ortasında Bir Baba
Daha çoğunluğu iş arkadaşları erkek erkeğe buluşmuşuz. Erkek Erkeğe: Hiç haz etmediğim futbol konuşulur, Üstüne siyaset konuşulur, araba piyasası konuşulur. Bazı derin konuşmalar ise girişte vestiyere bırakılır.
Bir gün böyle bir ortamdayız. Ali daha 1 yaşında. Masada klasik konular dönüyor; kim ne almış, ne satmış, derbi kaç kaç bitmiş… Ama benim aklım da dilim de başka yerde. Hiç istifimi bozmadan, sanki bir hakem hatasının kritiğini yapar gibi, Ali’nin altını değiştirmeyi, ona banyo yaptırırken suyla nasıl oynadığımızı, aramızdaki o sessiz iletişimi anlatıyorum.
Masada kısa bir sessizlik oldu. Sonra Kemal, yüzünde hem takdir hem de hafif bir sitemle karışık o cümleyi kurdu:
“Abi sen bunları anlatıyorsun, sonra Yasemin de seni okuyor, takip ediyor. Dönüp benden de aynısını istiyor :)”
Güldük… Ama o gülüşün arkasında bir gerçek vardı. Babadili, sadece benim Ali ile kurduğum bir iletişim değilmiş; dışarıya, diğer babalara, diğer evlere de sızan, bulaşıcı bir dilmiş. Bu blogun ismini bu yüzden Babadili koydum.
“Babadili”, benim için Ali Rüzgar’ı anlama, onu olduğu gibi, bir birey olarak kabul etme kılavuzudur.
Ben bu blogda, “babalar da sever, babalar da bakar, babalar da öğrenir ve en önemlisi babalar çocuklarının hatalarına saygı duyar” diyen o yeni dili , deneyimleri anılarımı yazıyorum. Hata yapmanın güzelliğini, sürecin mükemmellikten önemli olduğunu savunan bir dil bu.
Yeni geldiyseniz hoş geldiniz. Zaten hep buralarda iseniz “iyi ki buradasınız” Burada o eski “Baba Yasası” geçmez, burada sadece “Babadili” konuşulur.
Uzun yıllar sosyal medyada bazen ben bir ışık yaktım, bazen de sizin anılarınız, paylaşımlarınız bana ışık oldu. Sosyal medya benim için güzel bir yolculuk oldu. Ve bu yolculuk, heceleye heceleye devam ediyor.
Audio
Neden 'babadili?
NotebookLM ile Üretildi