Ders Çıkartma Hastalığı: Bırak Dağınık Kalsın
“Hayatı rasyonel bir planın zorunlu bir parçası olarak görmektense, varoluşun kaotik ve rastlantısal doğasını kabullenmek daha özgürleştirici değil midir?” Modern bilincin en büyük yanılgısı, her olayda teleolojik bir amaç, gizli bir “anlam” arayışıdır. Kahvenin dökülmesini evrenin bir uyarısı, bir ayrılığı ise kozmik bir tekamül dersi olarak okumaya çalışmak, insanın belirsizliğe karşı geliştirdiği naif bir savunma mekanizmasından ibarettir.

“Hayatı rasyonel bir planın zorunlu bir parçası olarak görmektense, varoluşun kaotik ve rastlantısal doğasını kabullenmek daha özgürleştirici değil midir?”
Modern bilincin en büyük yanılgısı, her olayda teleolojik bir amaç, gizli bir “anlam” arayışıdır. Kahvenin dökülmesini evrenin bir uyarısı, bir ayrılığı ise kozmik bir tekamül dersi olarak okumaya çalışmak, insanın belirsizliğe karşı geliştirdiği naif bir savunma mekanizmasından ibarettir.
Her yaşanmışlığı bir “ders” formatına sokma çabası, aslında zihni şimdiki zamandan koparan ve geleceğe dair kaygılı bir hazırlığa hapseden prangalara dönüşür.
Kozmik Bir Okulda Değiliz
Deterministik bir evren algısıyla, her karşılaşmanın ardında devasa bir kader planı aramak, anın hakikatini ıskalamaktır. İnsanlar hayatımıza girer ve çıkarlar. Bazen bu sadece bir tesadüftür.
Lao Tzu veya diğer kadim öğretilerin işaret ettiği “ihtiyaç duyulan insan” kavramını, egomuzu tatmin edecek bir senaryoya dönüştürmemeli. Her karşılaşmanın ontolojik bir derinliği olmak zorunda değildir. Bazı insanlar sadece oradadır; nedensiz, sebepsiz ve sonuçsuz. Bunu kabullenmek, omuzlardaki “anlam yükleme” zorunluluğunu hafifletir.
“Sürekli Gelişim” Miti ve İnsanın Robotlaşması
Modern kültür, insanı sürekli güncellenmesi gereken bir yazılım gibi görüyor. “Acıdan güç devşirmek”, “krizden fırsat yaratmak” gibi sloganlar, insanın kırılgan doğasına yapılan birer saldırıdır.
İnsan, doğrusal ilerleyen bir proje değildir. Hata yapmak, düşmek veya sadece durmak; varoluşun en doğal halleridir. Her tökezlemeyi bir “öğrenme fırsatı” olarak paketlemek, acının ve deneyimin sahiciliğini yok eder.
Marcus Aurelius’un o keskin sadeliğini hatırlamakta fayda var: “Hıyar acı mı? At onu. Yolda çalılar mı var? Etrafından dolaş. Hepsi bu.”
Sürekli “Neden?” diye sormak, “Nasıl?” diye sormaktan daha yorucudur. Bazen bilgelik, analizi bırakıp eylemin basitliğinde gizlidir.
Kaosun Estetiği ve Kusurlu Güzellik
Belleğimizde yer eden en güçlü anlar, kusursuz planlanmış sekanslar değil; hayatın kendi akışında getirdiği o kusurlu, dağınık ve spontane anlardır. Mükemmeliyetçilik, yaşamın doğal ritmine aykırıdır.
Hayat, durdurulup notlar alınacak bir ders değil; tüm duyularla deneyimlenmesi gereken bir akıştır. Bir şeyleri düzeltmeye çalışmak yerine, olduğu haliyle, tüm eksikliğiyle kucaklamak gerekir.
Sonuç: Anlamlandırma, Sadece Var Ol
Hızlı yargılar ve etiketler, zihnin konfor alanıdır ancak ruhu yalnızlaştırır. Bir deneyimin üzerine hemen “tecrübe” levhasını asmak, o deneyimin potansiyelini öldürür.
Unutulmamalıdır ki; “Hayat, çözülmesi gereken bir sorun değil, deneyimlenmesi gereken bir gerçekliktir.”
Bu yüzden, sürekli neden-sonuç ilişkileri kurmayı bırakmalı. Bırakın dağınık kalsın. Bırakın cümleler yarım, hikayeler eksik olsun. Zira varoluşun büyüsü, tamamlanmışlıkta değil, o sonsuz “oluş” halindedir.