Beşiktaş'ın Nimetleri

[[^1]: 2011’de yılbaşı tatil yazım Dört ay önce Beşiktaş’a taşındım. İskeleden ve merkezden yürüyerek gidilecek kadar yakın; ama o kalabalığın “hadi herkes aynı anda nefes alsın” diye üstümüze çöktüğü yerlerden de bir o kadar uzak. Sakin bir mahalle… Sokak hayvanlarının yüzüne “iyi ki varsınız” diye güneş vuruyor. Şişman kediler, sokağın asıl sahibiymiş gibi ağır ağır caka satıyor. Pencere önlerinde çiçekler… Renk renk, inadına renk.

6 dk okuma Podcast 1134 kelime
Beşiktaş'ın Nimetleri

[[^1]: 2011’de yılbaşı tatil yazım

Dört ay önce Beşiktaş’a taşındım. İskeleden ve merkezden yürüyerek gidilecek kadar yakın; ama o kalabalığın “hadi herkes aynı anda nefes alsın” diye üstümüze çöktüğü yerlerden de bir o kadar uzak. Sakin bir mahalle… Sokak hayvanlarının yüzüne “iyi ki varsınız” diye güneş vuruyor. Şişman kediler, sokağın asıl sahibiymiş gibi ağır ağır caka satıyor. Pencere önlerinde çiçekler… Renk renk, inadına renk.

Birkaç hafta önce akşamüstü sokakta iki kadın gördüm. Biri annemin yaşlarında; diğeri biraz daha genç. Kedilere mama veriyorlardı. Yanlarından geçerken refleksle “İyi akşamlar” dedim. Bir an duraksadılar. Sanki selam, bu sokakta abonelikle veriliyor; benden beklemiyorlardı. Sonra ikisi birden “İyi akşamlar” dedi.

Apartmana yaklaşmıştım ki arkadan bir ses:

— “Siz yeni gelen beyefendi misiniz?”

Yüzüm “evet” dedi, başım da “evet” dedi. Ama sesin tonu “evet de, sonra biraz daha konuşacağız” diyordu zaten. Geri yürüdüm, yanlarına gittim.

— “Merhaba, nasılsınız?”

Yaşı büyük olan, hiç oyalanmadan konuya girdi:

— “Ben sizin karşı apartmanda oturuyorum…” (Yanındaki arkadaşına bakıp onay bekledi.) “Gelir gelmez anladım; düzgün birisi dedim!”

Ben tebessüm ettim. Ama o tebessüm, biraz şaşkınlıktan, biraz da “ben ne ara düzgün oldum?” merakından yapılmış karışık bir tebessümdü. İnsan, daha iki kere gördüğü birine hangi ölçüte göre “düzgün” der? Yaşanmışlık diyelim… Ama yine de sordum:

— “Nasıl böyle bir kanıya vardınız?”

Cevap, o akşamın bütün hikâyesini önden spoiler’ladı:

— “Daha gelmeden perdeleri taktınız ya!”

Gülümsedim. Gülümsemem yine karışık: bir parça komik, bir parça “balkon kamerası var mı?” hissi. Demek ki perde, burada karakter testiydi. Akşam olunca perde çekilmez mi zaten? (Ben çekiyorum, çekmeyen var mıymış?)

Yıllar öncesinden Deniz’in evini hatırladım.[^1] Yılbaşına yakın bir akşam yemeğine gitmiştik. Harika bir sofra hazırlamıştı. Ev perdesizdi; camlar büyük, manzara da sanki “buyurun” diye içeri giriyordu. “Perdesiz daha güzel,” demiştim. “Evin hiçbir odasında perde yok,” demişti. Yatak odasında bile. Gülerek eklemişti: “Komşuların bizi izlemediğini düşünüyoruz.” Ben de şaşkın bir kahkaha atmıştım: “Zürih’te böyle demek ki…”

Beşiktaş’ta ise durum tersineydi: “İzlenmediğini düşünmek” ayrı bir lüks; “aleni izlendiğini öğrenmek” ise komşuluk adabı.

O konuşmada komşumun emekli Matematik öğretmeni olduğunu öğrendim. Yanındaki arkadaşı daha çok dinliyor, arada kafasıyla onay veriyordu. Eğitim hayatımı sordu, mezuniyetimi konuştuk. Sonra “İkinci üniversite hakkımı kullandım, felsefe okuyorum,” dedim. İlk kez beni bölmeden, dikkatle dinledi.

Ve bir anda, konuyla zerre alakası olmayan o cümle geldi:

— “Siz kesinlikle seslendirme yapmalısınız!”

Meğer dinliyormuş gibi yapıyormuş. İç sesim, yıllardır duyduğu bu öneriye “evet evet” diye gülümsedi. Ben de otomatik yanıtımı verdim:

— “Mutlaka bir gün…”

Ayaküstü sohbet, meraktan mı doğmuştu, yoksa hedef “kendinden bahsetmek” miydi; anlayamadığım tuhaf bir yola girmişti. İç sesim “yeterli” dedi. Tanıştığıma memnun olduğumu söyleyip vedalaştım. Birkaç adım attım.

Arkadan ses geldi:

— “Ev temizliği yapan düzgün birine ihtiyacınız var mı?”

“Şimdilik yok, olursa sizden tavsiye isterim,” dedim. İç sesim hemen not düştü: Perdeleri takip edenin, perdenin arkasını da takip edecek bir ‘tanıdık temizliği’ olur. (Zincir görünmez ama mantık hep aynı.)

Aradan neredeyse bir ay geçti. Dün akşama kadar bir daha karşılaşmadık.

Dün… Oğlum Ali’yle güzel geçen bir baba-oğul hafta sonunun ardından, Ali’yi annesine bırakıp eve dönüyordum. Apartman kapısına yaklaşırken bir ses:

— “Komşuuuu!”

Yolda benden başka kimse yok. “Demek ki komşu ben olmalıyım,” dedim, döndüm. Balkonda, gözlüklerinin ardında Matematik Öğretmeni Teyze.

Karşı binaya doğru yürüdüm; daha “merhaba” diyemeden elini sallayıp bir binayı işaret etti:

— “Sokağımıza Azrail uğradı!”

Bir an beynim “Azrail + sokak = …?” diye işlem hatası verdi. Sonra ekledi:

— “İki gün önce şu binaya… dün de bizim binaya.”

Anladım.

— “Başınız sağ olsun,” dedim.

— “Artık çok yaşlanmışlardı,” dedi.

Hemen ardından, hız kesmeden:

— “Ben size bir temizlikçi buldum!”

Komşu diye seslenişten Azrail’e, oradan temizlikçiye… Konu geçişleri ışık hızında. Ben daha “taziyeyi” yerine oturtamamışken “temizlikçi” geldi.

— “Teşekkür ederim, zahmet etmişsiniz ama ihtiyacım yok demiştim. Unutmuş olmalısınız,” dedim.

“Komşularımız huzur içinde yatsınlar, iyi akşamlar,” deyip döndüm. Tam kaçacaktım ki, meslekte usta bir “komşu teyze” manevrasıyla beni geri çevirdi:

“Beşiktaş’a alıştınız mı? Beşiktaş’ın nimetlerinden yararlanıyor musunuz?”

O cümlede, sokak lambasının cılız ışığı yüzüne vurdu; yüzünde de hınzır bir gülümseme belirdi. “Nimet” kelimesi, sanki başka bir şeyin kod adıydı.

Şaşkın bakışımı görünce ekledi:

— “Yalnızsınız ya!”

Bak işte… Merak, yalnızlık, yaş… Hepsini anlayayım. Ama bu soru, sınırı fazlasıyla aşan bir soruydu. Eski komşularımı düşündüm: Mehmet Bey, Ayşe Abla, Kadir Amca, rahmetli Metin Abi… Yılların komşuluğundan toplasam, bu sorunun onda biri çıkmazdı.

Ben “anlamamış gibi” yaptım. (Bazen insan, kendini korumak için salak numarası yapar.)

— “Tabii faydalanıyorum,” dedim. “Ofisime yakınım. Levent’e otobüsle gidiyorum artık. Canım hava isterse iskelede yürüyüş yapıyorum.”

Ama o gülümseme, sönmedi. Tatmin olmamıştı. Sonra benimle ilgili “yorumlarını” sıralamaya başladı:

— “Yoksa siz… Tahminim o ki…”

Öyle şeyler söylüyordu ki buraya yazsam, metin değil tutanak olur. Ben “yanlış düşünmüşsünüz” dedikçe, bir sonraki tahmine geçti. Yorgun bir günün ardından, insan bazen kaba bir “dur” çekemiyor. Bazen de “insandır” diye susuyor. Yaşına hürmet, saygısız görünmeme çabası… Ne dersen de; balkon mobesesi teyzenin soruları, istemesem de üstüme radyasyon gibi geliyordu.

Bir noktada, komşuluk ve yaş nezaketini kenara koydum. Elimle dur işareti yaptım:

— “Bu sorular benim özelime giriyor. Sınırları aşıyorsunuz. Ayrıca rahatsız edici tahminler yürütüyorsunuz. Ben sizinle ilgili tek bir soru sormadım. Size bir soru sorayım: Benim adımı biliyor musunuz?

Durdu. Bilmiyordu. Hatırlamıyordu. Bu kadar ileri gidip adımı bilmemesi… insanın içini ayrı bir huzursuz eder.

Ama durmadı. Bu kez başka bir tünelden girdi:

— “Ben sizi yalnız gördüğüm için… Siz ev yemeği yiyor musunuz? Kiminiz kimseniz var mı?”

Sarmal bulmaca gibi. Konudan konuya atlayıp duruyor. Benim için artık “sohbet” bile değildi bu. Bir ara “Ben sizin için…” diye başlayan bir cümle kurdu ki, orada ben artık fişi çektim.

— “Daha fazla konuşamayacağım,” dedim. “Sağlıkla kalın…”

Öyle “kalpten” değil, “bittim” tonunda bir vedaydı. Döndüm, yürüdüm.

Arkadan “İyi akşamlar!” dedi.

Ben de “İyi akşamlar,” dedim.

Son bir hamle daha yaptı. Gladyatör gibiydi; kanının son damlasına kadar savaşan türden. Arkamdan seslenip beni felsefede duayen biriyle tanıştırmak istediğini söyledi. Dersimi almıştım; dönmedim. Elimi kaldırıp “teşekkür ederim” gibi bir işaret yaptım.

Eve girebilmiştim sonunda.

Eve girince kendi kendime:

— “Sohbeti başta bitirip dönmeliydim,” dedim.

Ama işte… tuzak sorularının birkaçına cevap vermiştim bile. Hem de adımı bile bilmeyen birine. İç sesim, kıs kıs güldü ve şöyle dedi:

“İsmail, hazır ol… Yakında ‘Komşuu, size bir nimet buldum!’ diye karşına çıkar.”

Sonra içimde bir matematik çözümü başladı sanki: Emekli Matematik öğretmeni komşum, beni çarpanlarıma ayırıp geçmişimi geleceğimle toplayıp karekökümden efsaneler üretip, çok bilinmeyenli denklemlere sürüklemek istiyordu. Ben de buna, orada ayakta, yorgunlukla, bir çeşit hipnoz hâlinde göz yummuştum. Eve dönüp yalnız kalınca ayılınca anladım.

Ve artık anladım: Perde mühim. Perdelerim açık olsaydı, evin içi bütün detaylarıyla görünseydi belki de bu çapraz sorgu masasına daha erken yatırılırdım. Perdeler kapalı diye mi bu kadar meraklandı, bilemedim. Ama iç sesim artık kesin konuşuyordu:

— “Bir evde perde şart!”

Yorgunluktan koltuğa uzandım, sızmışım. Gece uyanıp yatağa geçtim; bölük pörçük bir uyku. Sabah uyandığımda ise iç sesim, yine o kelimeyi didikleyip espri yaptı:

“Bu sabah Beşiktaş’ın nimetlerinden yararlanıyor musun?”

Gülümseyerek uyandım. Aklımda da “düzgün adam / yamuk adam” diyagramları…

Audio

Beşiktaş'ın Nimetleri

NotebookLM ile Üretildi