Plastik Çiçekleri Sulamaktan Yorulmadık mı?
Plastik Çiçekleri Sulamaktan Yorulmadık mı? Geçenlerde bir dostum geldi; çok eskilerden Lise’den… omuzlarında dünyanın yükü, zihninde bitmek bilmeyen bir uğultu. “Nasıl oluyor da bu karmaşanın ortasında böyle ‘dalgakıran’ gibi durabiliyorsun?” diye sordu. Aslında sorduğu ben değildim; kaosun içinde kendi iç kalesine çekilebilen o kadim Stoacı duruşun bugüne sızan yankısıydı.

Plastik Çiçekleri Sulamaktan Yorulmadık mı?
Geçenlerde bir dostum geldi; çok eskilerden Lise’den… omuzlarında dünyanın yükü, zihninde bitmek bilmeyen bir uğultu. “Nasıl oluyor da bu karmaşanın ortasında böyle ‘dalgakıran’ gibi durabiliyorsun?” diye sordu. Aslında sorduğu ben değildim; kaosun içinde kendi iç kalesine çekilebilen o kadim Stoacı duruşun bugüne sızan yankısıydı.
Benden sihirli bir formül bekler gibi sustuğunda, ona şu metaforu bıraktım: “Eğer biri sana değer vermiyorsa, onun için harcadığın mesai, plastik bir çiçeği sulamak gibidir.” Ne kadar su dökersen dök, ne kadar emek verirsen ver; o çiçek büyümez, serpilmez, koku vermez. Sadece sen elinde boş sulama kabınla, harcadığın zamanın ve kuruyan umudunun sızısıyla kalırsın.
Kalp Esnafı mı, Piyasa Kölesi mi?
Modern zamanlar bizi, ruhu olan birer “insan” olmaktan çıkarıp, vitrinde sergilenen birer “performans nesnesi” haline getirdi. Artık kendi değerimizi kalbimizin derinliklerinde değil, dijital ekranların “alım-satım” tahtasında arıyoruz. Bir “beğeni” ile kendimizi zirvede görüyor, cevapsız kalan bir mesajla ruhumuzu taban fiyatına çekiyoruz; sanki bir can değil de, her an elden çıkarılabilir bir borsa hissesiyiz.
Oysa Marcus Aurelius, o bin yıllık sessizliğin içinden bize hâlâ sesleniyor: “İnsan değer verdiği şey kadar değerlidir”. Eğer sen; emeğini, vaktini ve o biricik hayatını, seni sadece bir “tüketim nesnesi” olarak gören, ruhu çekilmiş ilişkilere yatırıyorsan , aslında başkasına değil, doğrudan kendi öz sermayenden yani kendi ömründen çalıyorsun demektir.
Kalabalık Bir Figüran mı, Sessiz Bir Başrol mü?
Arkadaşımın gözlerinde o bildik korku: “Peki ya herkesin üstünü çizersem? Kimsesiz mi kalacağım bu koca dünyada?”
Hafifçe gülümsedim. Bak, sahte indirimlerin, yüksek sesli tezgah yalanlarının ve samimiyetsiz kahkahaların havada uçuştuğu o tozlu pazaryerinde kaybolmaktansa; sadece kendi nefes sesini duyduğun, o vakur kütüphane sessizliğinde tek başına kalmak iyidir huzurdur. Modern dünya bize yalnızlığı, bir an önce kurtulunması gereken bir “hastalık” gibi pazarlıyor. Oysa yalnızlık; onurlu bir insanın dışarıdaki gürültüden kaçıp kendi heykelini sabırla yonttuğu, o en kutsal, en muazzam atölyesidir.
Etrafında sahte alkışlar tutan elli tane “seyirci” biriktireceğine; yorgun düştüğünde sadece gözünün içine bakarak seni anlayan iki tane “yoldaş” biriktir, yeter. Unutma, o matematik asla şaşmaz: Sen, ömrünü en çok paylaştığın o beş kişinin toplamısın. Kendi değerini korumak için çevreni seyreltmek, bir kayıp değil; ruhun için yapabileceğin en asil temizliktir.
Zihinsel Hijyen: Üstünü Çizmenin Zarafeti
Ortalamanı aşağı çekenleri, ruhunu emenleri o listeden çıkarmak yalnızlık değil, bir zihinsel hijyendir. Nesimi’nin dediği gibi; sensiz geçen zamanın telafisi yoksa, o zamanı hak etmeyenlerin “üstünü çizmek” en radikal özgürlük eylemidir.
(Burayı kendim için de sık sık not etmem lazım; bazen uygulamak, yazmaktan çok daha zor. )
Bırak biraz dağınık kalsın o çevreler, bırak bazı sandalyeler boş olsun. Eksik olanın güzelliği, sahte olanın kalabalığından her zaman daha gerçektir.
Bu hafta rehberinden veya gönlünden bir “plastik çiçeği” eksiltmeye ne dersin?