Terk-i Dünya'da Bir Yüzleşme: Maskeler Düştüğünde Kim Kalır?
“Gerçekten, insanın olduğu yerde illaki maske vardır,” derdi Hüseyin Amcam. Bu söz, Heybeliada’nın o rüzgarlı yamacında, Terk-i Dünya Manastırı’nın taş duvarlarına çarpıp yüzüme vurdu. Keşişlerin dünyayı elinin tersiyle itip sığındığı o uçurum kenarında, elimde eski bir fotoğraf, kalbimde ağır bir soruyla oturuyorum: Ben kimim?

“Gerçekten, insanın olduğu yerde illaki maske vardır,” derdi Hüseyin Amcam.
Bu söz, Heybeliada’nın o rüzgarlı yamacında, Terk-i Dünya Manastırı’nın taş duvarlarına çarpıp yüzüme vurdu. Keşişlerin dünyayı elinin tersiyle itip sığındığı o uçurum kenarında, elimde eski bir fotoğraf, kalbimde ağır bir soruyla oturuyorum: Ben kimim?
Modern hayat kocaman, ışıltılı ama ruhsuz bir sahne. Herkes rolünü ezberlemiş, herkes repliğini söylüyor. Eskiden sıcak gelen dost meclisleri bile artık bana “planlanmış bir oyun” gibi geliyor. Gözlerin içi gülmüyor azizim, sadece dudaklar kıvrılıyor.
Stefan Zweig ne güzel demiş: “Yalan bir kere başladı mı, her yerde devam eder.” Biz bu yalanın neresindeyiz? Manastıra kaçmak kolay, şehirden kaçmak kolay. Ama insan kendinden kaçabilir mi? O içindeki ses, o acımasız yargıç, sen nereye gidersen git seninle gelmiyor mu?
Şunu anladım ki; kaçış yok. Asıl mesele, Shakespeare’in bahsettiği o sahnede, rol yapmayı bırakıp “kusurlu” halinle var olabilmekte. Ben erdem heykeli değilim. Hatalarım var, gölgelerim var. Ama dönüp arkama baktığımda “İyi ki” diyebiliyorsam, o maskeyi biraz olsun aralamışım demektir.
Buradan bir insan geçti; kusurlarıyla, yaralarıyla ama en çok da “gerçek” olma çabasıyla…